---ben----

---ben----
ilk sevdiğim ve sevildiğim sandığım insan ayrılığın kolay yolunu bulmuştu seb daha çocukdun ya (kolay kaçış) erkekler sevilmek size kolay mı geliyor...?_

Bu Blogda Ara

3 Ağustos 2010 Salı

Yarın kimseye vaad edilmemiştir

Yarın kimseye vaad edilmemiştir


Yönetici tarafından 03 Ağustos 2010 tarihinde gönderildi





Önce evlendiğimizde hayatın daha iyi olacağına inandırırız kendimizi.

Evlendikten sonra bir çocuğumuz doğduktan hatta ardından bir tane daha olduktan sonra hayatın daha iyi olacağına inandırırız kendimizi.

Sonra çocuklar yeterince büyük olmadıkları için kızar onlar büyüyünce daha mutlu olacağımıza inanırız.

Bundan sonra ergenlik dönemlerinde çocuklarla uğraşmamız gerektiği için öfkeleniriz.

Kendimize çocuklarımız bu dönemden çıkınca daha mutlu olacağımızı yeni bir araba alınca güzel bir tatile çıkınca emekli olunca

yaşantımızın dört dörtlük olacağını söyleriz.

Gerçek ise şu andan daha iyi bir zaman olmadığıdır.

Eğer şimdi değil ise ne zaman?

Hayatınız her zaman mücadelelerle dolu olacaktır.

En iyisi bunu kabul edip her ne olursa olsun mutlu olmaya karar vermektir. En sevdiğim sözlerden biri Alfred D. Souza’ya aittir.

Der ki; “Uzun zamandan beridir hayatın – gerçek hayatın – başlamak üzere olduğu izlenimine kapılmıştım.

Fakat her zaman yolumun üzerinde bir engel öncelikle erişilmesi gereken bir şey bitmemiş bir iş hizmet edilecek zaman ödenecek bir borç oldu.

Sonra hayat başlayacaktı. Sonunda anladım ki bu engeller benim hayatımdı.” Bu görüş açısı mutluluğa giden bir yol olmadığını gösterdi.

Mutluluk yoldur.

Öyleyse sahip olduğunuz her anın kıymetini bilin ve mutluluğu

Vaktinizi harcayacak kadar özel biriyle paylaştığınız için

ona daha fazla değer verin.

Unutmayın zaman hiç kimse için beklemez.

Öyleyse

Okulu bitirene kadar

100 milyar kazanana kadar

Çocuklarınız olana kadar

Çocuklarınız evden ayrılana kadar

İşe başlayana kadar

Evlenene kadar

Cuma gecesine kadar

Pazar sabahına kadar

Yeni bir araba yada ev alana kadar

Borçları ödeyene kadar

İlkbahara kadar

Yaza kadar

Sonbahara kadar

Kışa kadar

Maaş gününe kadar

Şarkınız söylenene kadar

Emekli olana kadar

Ölene kadar….

MUTLU OLMAK İÇİN İÇİNDE BULUNDUĞUNUZ “AN” DAN DAHA İYİ BİR ZAMAN OLDUĞUNA KARAR VERMEK İÇİN BEKLEMEKTEN VAZGEÇİN.

MUTLULUK BİR VARIŞ DEĞİL BİR YOLCULUKTUR.

PEK ÇOKLARI MUTLULUĞU İNSANDAN DAHA YÜKSEKTE ARARLAR BAZILARI DA DAHA ALÇAKTA.

OYSA MUTLULUK İNSANIN BOYU HİZASINDADIR…



Unutmayın

“YARIN KİMSEYE VAAD EDİLMEMİŞTİR”

15 Temmuz 2010 Perşembe

GÜLÜMSEYİN

Amerikalı bir antikacının yolu Türkiye’ye düşmüş, hayvan pazarının birinde geziyormuş. Birden, önünde ihtiyarca bir adamın durduğu, zayıf mi zayıf, hasta bir eşek görmüş; ancak dikkatini çeken, bu zavallı eşeğin üzerinde gördüğü, oldukça eski ve son derece değerli semermiş. Antika kültürü olmayan bu zavallı ihtiyardan semeri son derece ucuza satın alabileceğini düşünerek pazarlığa başlamış. Sıkı bir pazarlıktan sonra, eşeği normal fiyatının 4-5 katına satın almak üzere anlaşmış. Milyonlarca dolar değerinde semeri, 4-5 eşek parasına aldığı için sevinmeye tam başlamışken, ihtiyar oradaki bir çocuğa seslenmiş:


“Oglum, kalk da ahırdan yeni bir semer getir beyefendi için, bu eski semerle göndermeyelim onu!”

Amerikalı tutuşmuş haliyle:

“Benim için sorun degil, zahmet etmeyin..” filan derken bayağı bir dil dökmüş.

En son bizim ihtiyar dayanamamış:

“Boşuna uğraşma beyim, biz o semerle çok eşekler sattık!”

Hamile

Kadın doktora gittikten sonra eve geldi ve kocasına müjdeyi verdi:
- Hamileyim!

Adam şaşkınlık içerisinde:

- İmkansız!.. Ben hep dikkat ederim…

Emin olmak için doktoru ziyaret etti:

- Anlayamıyorum doktor, dikkat etmiştim.

- Bakın bayım… Bu araba kullanırken dikkat etmeye benzer. Siz dikkat edersiniz ama başkası gelip çarpar!..


Tavuklar


Şehirli tavukla köylü tavuk gezerken, bir vitrinde iri ve beyaz yumurtalar gördüler.

Şehirli, gururla yanındakine döndü:

- Görüyor musun; bunları ben yumurtladım, tanesi 3 liraya satılıyor.

Az ilerdeki vitrinde daha büyük ve sari kabuklu yumurtalar görünce köylü tavuk arkadaşını dürttü:

- Bak bunlar da benim yumurtalarım; 4 liraya satılıyor!

Şehirli tavuk altta kalmadı:

- Valla şekerim istesem ben de böyle büyük yumurtlayabilirim ama bizim horoz bey, on lira için dötünü yırtmaya değmez diyor…

Sadaka

- Fakire bir sadaka hanımefendi.

- Ağzın leş gibi içki kokuyor, sadaka istemeğe utanmıyor musun? ,

- Bunda utanılacak ne var bayan… Ben sizden sadaka istedim, senin de sadaka diye öpücük verdiğini nerden bilim.

Adamın teki:

_ Benim karım bir melek, deyince Diğeri: derin derin içini çekmiş ve

_ Şanslısın benim ki maalesef hala yaşıyor, diye dertlenmiş.



Bahçıvan
Adamın biri, uzun zamandır iş arıyordu.

Büyük bir köşkün kapısında bahçıvan aranıyor yazısını görünce hemen müracat eder.

Köşkün kahyası, iş arayan adama:

- Eğer hizmetçi kıza da yardım edersen, maaşının dışında yatacak yer de veririz.

Durumdan memnun kalan adam:

- İlk önce görmem lazım.

Köşkün kahyası pencereden geniş bahçeyi göstererek:

- İşte çalışacağın bahçe.

- Bahçeyi değil. Hizmetçiyi gösterin, önce onu bi görüm demiş,



Kaptan



Turistik bir geziye katılan çok güzel bir kızın hatıra defterinden notlar:

- Bu sabah saatlerimi, kaptanla kaptan köşkünde geçirdim.

- Öğleden sonra, kaptan benden pek önemli şey istedi ve vermezsem gece gemiyi batıracağını söyledi.

- Bu gün çok mutluyum dün gece, 1600 kişinin hayatını kurtardım…



Daktilo





Adamın işyeri, evinin alt katındaydı. Çalışırken, canı karısını çekerse çocuklarla haber gönderirdi.

- Anneniz, daktiloyu hazırlasın!

Kadın, kocasının ne istediğini anlar. Hazırlanıp kocasını beklermiş. Bir gün adam gene haber göndermiş.

- Anneniz, daktiloyu hazırlasın!

O gün kadının canı istemediğinden, çocuklara:

- Daktilo bozuk! demiş.

Biraz sonra kadın, fikrini değiştirmiş:

- Babanıza söyleyin. Daktilo çalışmaya başladı. Yukarı gelsin!

Karısının mesajını alan adam:

- Annenize söyleyin. Daktiloya gerek kalmadı. Elle yazdım



Sarışın



Sarışın, yeşil gözlü afet-ü devran Emniyet Müdürlüğünde işe giriş için sınavda imiş.

Sınav görevlisi sormuş;

- 2 kere 2 kaç eder?

- Dört.

- Güzel. Peki Abraham Lincoln’ü kim öldürdü?

- Bilmem….

- O zaman bugün git, evde biraz düşün. Yarın tekrar geleceksin. O zaman cevap verirsin.

Sarışın, yeşil gözlü çıkmış, o arada komşusu aramış.

- Ne oldu senin bu Emniyette iş durumu?

Sarışın heyecanla cevaplamış;

- İşe alındım. Daha ilk günden bir de yıllardır aydınlanmamış bir cinayeti çözme görevi verdiler!.. ) )



Sarışın öğretmen



Sarışının biri ilkokul öğretmeni olarak staja baslar, çok heveslidir.

Bir gün teneffüs sırasında bütün çocuklar futbol oynarken bir çocuğun oyun alanının sonunda kenarda durduğunu görür. çocuğun iyi olup olmadığını öğrenmek üzere yanına yaklaşır ve çocuk bir sorununun olmadığını söyler.Bir sure sonra sarısın çocuğun yine tek basına aynı yerde durduğunu görür, içi rahat etmez ve tekrar çocuğa yaklaşarak,



-senin arkadasın olmamı ister misin?” diye sorar, çocuk pek hevesli olmamakla birlikte “tamam” der. İlerleme kaydettiğini düşünen sarışın öğretmen “Bütün çocuklar topun pesinde koşturup oynarlarken sen neden burada duruyorsun?” diye sorar.

Afallayan cocuk hayretle cevap verir:

-Çünkü ben kaleciyim!!!”



Sarışın esprileri:



Bir sarışınla evlenmenin avantaji nedir?

engellilere ayrılan yerlere park edebilirsiniz.



- Bir sarışını nasıl boğarsınız?

Suyla dolu küvete bir ayna koyarsınız.



– Sarışın yeşilde niye durmuş?

En sevdiği renkmiş, ondan. -



Sarısınlar neden “11″ rakamını yazamaz?

Hangi 1′i önce yazması gerektiğini bilmediği için.



- Sarışına kazaların 90′inin evde olduğunu söylerseniz ne yapar?

Taşınır.



- Sarışın pizza ısmarlar. Pizzacı sorar: “6 parçaya mı böleyim, 8 parçaya mı? ” Sarışın “6′ya böl”, der, “sekiz parçayı bitiremem”.



-

- Sarışının biri, elektrikler kesilince yürüyen merdivende 6 saat mahsur kalmış.



- Camdan bir duvara tırmanan sarışın ne yapıyor?

Öbür tarafta ne olduğunu görmek istiyor.



- Sarışının en çok söylediği cümle nedir?

“Ay bilemiyorum…”



- Zeki bir sarışın nedir?

Çelişki.



- Bir sarışının bilgisayarda yazı yazdığı nerden anlaşılır?

Monitöre sürdügü Tipp-Ex’ten.



- Bir sarışını susturmak için ne yapmalı?

“Ne düşünüyorsun?” diye sormalı.



- Sarışının gözlerinin parlaması için ne yapmalı?

Kulagına fener tutmali.



- Sarışınlar neden muz yiyemez?

Fermuarı bulamadıkları için.



- Sarışınlar balığı nasıl öldürürler?

Boğarak.

- Faksın bir sarışın tarafından yollandığını nasıl anlarsınız?

Üstündeki puldan.

- Aynanın karşısında gözlerini kapatmış duran sarışın ne yapıyor?

Uyurken nasıl göründüğüne bakıyor.



- Sarışın neden üçüncüden sonra çocuk yapmamış?

Her dört çocuktan birinin Çinli olduğunu duyduğu için.

7 Temmuz 2010 Çarşamba

BİRİ LAFTAN ANLAMYINCA, BOŞ BOŞ BAKINCA HEMEN ANGUT MUSUN DER GÜNÜMÜZ İNSANI. ANGUTUN ASLINDA BİR KUŞ OLDUĞUNU BİLMEYEN BİR SÜRÜ İNSAN VAR. ÖZELLİĞİ NEDİR BİLİR MİSİN? ANGUT KUŞUNUN EŞİ ÖLDÜĞÜ ZAMAN YANINA O ANDA BAŞKA BİR YIRTICI KUŞ VE İNSAN GELSE DAHİ GÖZLERİNİ BİR SANİYE BİLE EŞİNİN ÖLÜSÜNDEN AYIRMADAN O DA ÖLENE KADAR BAŞ UCUNDA BEKLER. İŞTE YAPTIĞI EN BÜYÜK ANGUTLUK BUDUR. HANİ DERLER YA ANGUT GİBİ BAKAMASANA DİYE. KEŞKE HERKES ANGUT GİBİ BAKABİLSE...

16 Haziran 2010 Çarşamba

KARAR VERME ZAMANI

“İlle de birisinin gelip seni kurtarmasını mı bekleyeceksin?” “Sen bunu yapabilirsin”, “Başarabilirsin”, “Güçlü ol”, “Azimli, kararlı ve istikrarlı ol’… Demesini mi bekleyeceksin hayatın boyunca?” Birisinin gelip seni kurtarmasını bekleme! Bu olgunun arkasına sığınma. Bunun adı kaçıştır.”




“İlle de birisinin gelip seni kurtarmasını mı bekleyeceksin?”

“Sen bunu yapabilirsin”,

“Başarabilirsin”,

“Güçlü ol”,

“Azimli, kararlı ve istikrarlı ol’… Demesini mi bekleyeceksin hayatın boyunca?”

Birisinin gelip seni kurtarmasını bekleme! Bu olgunun arkasına sığınma.

Bunun adı kaçıştır.”

Diye bitirmişti psikoloğum son terapimizi. Anlamıştı kendisine yaslandığımı… Onsuz yapamadığımı… Tutunduğum, destek bulduğum her kişi gibi, psikoloğum da çekilmişti hayatımdan. Hem de her şey yoluna girerken…

Haklıydı belki. Tüm ömrünü bana ayıracak değildi elbet. Buna rağmen yine de incinmişti ruhum. İstediği anda bitiremezdi. “Buraya kadar” diyerek kesip atamazdı. Tüm yaşantımı didikleyip, her şeyime ortak olduktan sonra, beni böyle bırakamazdı. Ben buna hazır değildim. En azından sormalıydı bana: “Bitirmek istiyorum, sen ne dersin?” diye. Bana en ağır geleni de buydu belki: Benim de fikrimin alınmayışı…

Adam yerine konulmayışım, değersizlik, hiçlik ve aitlik duygularını tatmadan geçirdiğim geçmişimi bilmesine rağmen, psikoloğum da aynı şeyi yapmıştı. Niyet aynı olmayabilirdi; lakin beni tanıyordu. Bu durumun beni ne kadar acıtacağını hiç mi düşünmemişti? Böyle mi bitmeliydi?



Hayatıma giren, yaşantıma ortak olan her kişi gibi o da yüzüstü bırakmıştı beni. Beklentim çoktu. Buraya gelişim öyle kolay olmamıştı. Çok mücadele etmiştim kendimle. Üstelik ilk defa başka biri: “Sen bunu yapabilirsin!” demeden, ben kendim tercih etmiştim psikolojik destek almayı. Yaşantımın farkındaydım. Her şey yolunda gitmiyordu ve en küçük şeylerden dahi etkilenebiliyordum. Anneme, babama olan bağlılığım, onlarsız yapamayışım, hiç kimseye “hayır” diyemeyişim, kardeşlerim arasında hep ezik duruşum ve tüm yaşantıma yansıyan çaresiz bir zavallılık tüketiyordu beni.



Ben ki diğerleri olmadan yaşayamayan bir parazite dönüşmüşsem, elbette yaklaştığım her kişi kaçacaktır kendisini tüketmeyeyim, zarar vermeyeyim diye. Anlamsız değildi çektiğim yalnızlık...



Hangi üniversiteye gideceğimi dahi babama sormuş olmam, her Allah’ın günü anneme-babama rapor veriyor olmam yetmezmiş gibi; sevdiğim, gönül verdiğim bir kızı sırf babam istemiyor diye reddedişim, bu kararı almamda en büyük rolü oynamıştı. Üç aylık bir psikolojik tedaviden sonra hayata çok daha farklı bakıyordum. Çok şeyi değiştirmiştim yaşantımda; ancak yeterli değildi. Daha çok yol kat etmem gerekiyordu. İşte en çok takıldığım yer de burasıydı. Nasıl olur da beni benden daha iyi tanıyan ve bu işin uzmanı olan psikoloğum beni yarı yolda bırakırdı?

İlk terapimizde kendimle ilgili kararsızlıklarımı, diğerlerine olan bağlılıklarımı, hiç kimseye hayır diyemediğimi, kişisel bir bütünlük yaşayamadığımı ve tüm ezik yanlarımı anlattığımda, bana bu kişiliğimin üç günde yerleşmediği için üç günde de istediğim gibi olmayacağını söyleyen de psikoloğumdan başkası değildi. İlk günden acele etmemem gerektiğini bana öğreten oydu. Buna rağmen beni üç ay geçmeden böyle bir başıma bırakması nasıl izah edilebilirdi…

Diğerlerine olan bağımlılığım azalmış, kendime olan güvenim, inancım tam da yerine gelmişken olacak iş değildi bu… Son dört saatim hep aynı duygu-düşüncelerle geçmiş ve nihayetinde dayanamayıp: “Başka psikolog kalmadı mı be adam?” diye sormuştum kendime.

Öyle ya başka psikolog mu yoktu? Beni anlayan, dertlerime ortak ve destek olan, benimle ilgilenen, hayatımı paylaşan başka bir psikoloğa gidecektim. Evet, vardı elbet başka birçok psikolog; ancak bu halden sonra değil bir psikolog görmek, düşünmek bile istemiyordum. Aynı duyguları yıllar yılı taşımak, her seferinde aynı acıları yaşamak, her gece aynı düşüncelerle uyuyup aynı kâbuslarla uyanmak ve uyandığımda yine değişmeyen bir güne başlamak yormuştu artık beni.

Yürümek ve yürürken düşünmek her ne kadar rahatlatsa da beni, yine de yorulmuştum. Her zamanki gibi yine tek başına yürüyen, kendi yalnızlığına mahkûm olan biriydim nihayetinde. Bana yaklaşan, bana dokunan, elimden tutan her insan, yüzüstü bırakıyordu mutlaka. Nedenler, niçinler bıktırmıştı artık.

Sahil yolu, her terapi sonrası yürüdüğüm ve yürürken o gün neler öğrendiğimi düşündüğüm bir yoldu. Şimdi bu son terapi sonrası yürümeyi de sonlandırmış ve durmuştum. Beni yarı yolda bırakan psikoloğum acaba beni hiç mi tanıyamamıştı? Hayata sağlam bir iple kendi başıma tutunmayı beceremeden, beni böyle bırakması ona ne kazandıracaktı? Sonra, “Acaba o da beni düşünüyor mu şimdi?” diye sordum kendime. Beni düşünmenin dışında çok daha önemli işleri vardı şüphesiz.

İşte o an elimdeki taşı denize attım ve taşın etkisiyle halka halka genişleyen su kümelerini seyrettim. Bu hoşuma gitmişti. Hem yürüyor hem de denize taş atıp oluşan halkaları izlemeye devam ediyordum. Beni yüzüstü bırakan psikoloğumun, bugünkü o son terapimizde söyledikleri gelip geçiyordu aklımdan.

Her terapi sonrası kendimi bulduğum bu sahil yolunda, bugün gizlemeye çalışıyordum psikoloğumun bana sunduğu mesajları. Onun ne anlattığına değil; benim anlamlandırdıklarıma odaklanıyordum. Denize attığım her taş kendi halkasını oluştururken, anlıyordum ki ben de attığım her adımımla, duruşumla, konuşmalarım ve de en önemlisi karşımdaki diğer her kişideki beklentilerimle, kendi halkalarımı oluşturuyordum. Kendi duvarımı kendim örüyor, bana yaklaşan her insana yaslanarak onu da zayıf düşürüyordum.

Kendi ayakları üzerinde duramayan, hep diğerlerine ihtiyaç duyan, onlarsız yapamayan bir parazit gibi, dokunduğum her insanı kemiriyor ve gün geçtikçe onu da tüketiyordum. Şimdi daha iyi anlıyordum benden uzaklaşanları…



Psikoloğumun söyleyecek başka sözü yoktu belki de. Daha ne kadar görüşebilirdi? Söyleyeceği her şeyi söylemiş ve özetle son bir not olarak da yazıp tekrar tekrar okumamı istemişti son sözlerini:

“İlle de birisinin gelip seni kurtarmasını mı bekleyeceksin?” “Sen bunu yapabilirsin”, “Başarabilirsin”, “Güçlü ol”, “Azimli, kararlı ve istikrarlı ol’… Demesini mi bekleyeceksin hayatın boyunca?” Birisinin gelip seni kurtarmasını bekleme! Bu olgunun arkasına sığınma. Bunun adı kaçıştır.”

Söylediği her kelime ve her cümle ruhuma fırlatılmış bir ok gibiydi. Saplanmıştı ruhuma. Acı veriyordu. Belki de en çok bunun için düşünmek istemiyordum bugünkü terapi sürecimi. Başka bir psikolog arayışımın nedeninde de bu vardı. Hayatın yükünü tek başıma taşımaktan korkuyordum. Etrafımdaki her insanın benden kopuş noktası da buydu. Can yoldaşım diyebileceğim bir arkadaşım, bir kardeşim, bir dostum olmamıştı işte bu nedenle.

Yaşım otuz dörde dayanmış ve bir eş de bulamamıştım nihayetinde. Bana bakan ve beni tanıyan her kişi uzaklaşıyordu benden. Zayıf ve silik bir kişiliğe bürünmüş ve gerçekten de psikoloğumun dediği gibi birileri bana: “Evet, sen bunu yapabilirsin, başarabilirsin, devam et, göster kendini” demelerini bekler olmuştum. Onaylanmadığım ve onaylanmayacağım hiçbir işe, hiçbir yaşantıya adım atamaz hale gelmiştim.

Evet, birilerinin gelip de beni kurtarmasını beklemek kaçıştı elbet. Hem de koca bir kaçış: Kendimden, kendi benliğimden kendi gücümden kaçıştı bu… Kendi gücümü görememek, hep başkalarında güç aramak, ancak birisine yaslandığımda güçlü olmak, o yanımda olunca cesaretlenmek, o varken güvende olmak, huzurlu olmak; fakat o olmadığında alt-üst olmak başkasına endeksli bir hayattı.

Bu düşüncelerle seyrederken denizi, bir taş daha atmıştım ve oluşan halkaların bir süre sonra nasıl da yok olduğuna şahit olmuştum. Yaşadıklarım da bundan farklı değildi. Evet, durgun bir su gibi değildim ve sürekli dalgalarla boğuşuyordum belki de... Ancak oluşan her dalga yok olurken ben hala onu düşünüyordum. Arkasından gelen diğer dalgalar da bu şekilde sahile ulaşmalarına rağmen ben takılıp kalıyordum gelen her bir dalgaya. İşte bu şekilde yığıldıkça yığılmıştı sorunlar. Ben onları düşünürken, onların bundan haberleri bile olmuyordu. Kendi içimde kendimi kemiriyordum. Çoğu zaman durgun bir su iken ben, oluşan küçük halkaları büyütüyor, kendi suyumu bulandırıyor ve dalgalar yerini fırtınaya bırakarak kendi suyumda boğuluyordum.

Sorun belliydi… Çözüm de… Ya kendi biriktirdiğim suda boğulacak ya da ayağa kalkıp kimseye yaslanmadan kendi gücümle hayata devam edecektim. Zaman, karar verme zamanıydı…

İNANMAK BAŞARMANIN YARISIDIR.

Önemli bir savaş sırasında Japon bir komutan askerlerinin sayısının, düşmanlarınkine kıyasla çok daha az olmasına rağmen, saldırıya geçmeye karar verir. Ordusunun kazanacağına olan güveni tamdır. Ancak, askerleri zafer konusunda oldukça kaygılıdır. Savaş alanına doğru ilerlerken, yol kenarındaki bir tapınakta durup hep birlikte dua ederler. Daha sonra komutan cebinden bozuk para çıkararak;" Şimdi yazı-tura atacağız. Eğer tura gelirse, biz kazanacağız, ama eğer yazı gelirse kaybedeceğiz, kaderimiz böylece ortaya çıkacak." der. Bozuk parayı havaya atar ve herkes sabırsızca paranın yere düşmesini bekler. Tura gelmiştir. Askerler çok sevinirler; kendilerine olan güvenlerini toplamışlardır. Bu coşkuyla düşmana saldırır ve savaşı kazanırlar.


Bir süre sonra yüzbaşı komutanın yanına gelerek onun kehanetini takdir edercesine; "Kimse kaderi değiştiremez." der. Bunun üzerine;" Haklısın." der komutan, iki tarafı da -tura- olan parayı göstererek...

Hepimiz hikâye-deki gibi zor durumlarla karşı karşıya kalmışızdır. Çoğu zaman karar vermek ve harekete geçmek için bazı yönlendirilmelere ihtiyaç duymuş ve sanki içimizde bizi biz yapan ve harekete geçmemize yardımcı olacak o gücü hissetmekte zorlanmışızdır. Unutmayın ki, özgüven sizin en önemli gücünüzdür

15 Haziran 2010 Salı


1.    SINAVDAN öNCE oKUNACAK DUA
İmtihana girmeden veyahud imtihan anlarında okunacak dua

(Üç kere okunur)

İmtihana girmeden önce veyahud imtihanın başlangıcında okunur

Allahumme es'eluke bilâ ilâhe illâ Ente. Rabb-es-semâvât-is-seb'i ve Rabb-el-Arş-il-azîm.

Ve es'eluke bilâ ilâhe illâ Ente. Rabb-es-semâvât-is-seb'i ve Rabb- el-Arş-il-Kerîm.

Ve es'eluke bilâ ilâhe illâ Ente. Rabb-es-semâvât-is-seb'i vel'eradîn-es-seb'i ve mâ fîhinne.

inneke alâ kulli şey'in kadîr. Rabb-işrah lî sadrî ve yessir lî emrî vahlul ukdeten min lisânî yefkahû kavlî.



Allahumme! Sen'den başka hiçbir ilah yoktur. Arabî nazmının sırlarıyla Sen'den isterim. Ey yedi göklerin Rabb'i ve büyük Arş'ın Rabb'i. "Senden başka hiçbir ilah yoktur." Arabî nazmının sırlarıyla Sen'den isterim.

Ey yedi göklerin Rabb'i ve kerîm olan Arş'ın Rabb'i. " Sen'den başka hiçbir ilah yoktur." Arabî nazmının sırlarıyla Sen'den isterim.

Ey yedi kat göklerin Rabb'i yedi kat yerlerle bunlarda bulunanların Rabb'i. Sen her şeye Kâdir'sin.

Ey Rabb'im! Göğsüme genişlik ver. İşimi kolayla. Dilimden düğümü çöz. ( Tâ ki) Sözümü iyiden iyiye anlasınlar.

BENİM SİTEM


26 Mayıs 2010 Çarşamba

• Yaklaşık bir saattir, duvarlara bakan adam yavaşça yerinden kalktı, komidinin çekmecesini açtı, siyah zarfın içinden bir mektup çıkardı. 2007 yılında kendisine yazılmış mektubu okumaya başladı. “Aşkım herşeyim, gururum, Benim için aşk insanın yaşamı boyunca en güzel gördügü rüyadır. İşte sen benim için böyle bişeysin. Gözlerine baktıgımda kendimi buldugum, ellerini tuttugumda dünyadan koptuğum. Hayallerimin tamamını kaplayan mükemmel birisisin. İyi ki varsın. Seni Seviyorum Aşkım Sensin evet sen kalbımın ıcınde kocaman sevgımın karsılıgı hayallerımın arzularımın karsılıgı sensın bır anda buldum kalbımın essız kosesınde senı. ummadım bır anda gırdın ve herseyım oldun artık benım sen evet sen sen varsan hayat guzel sen varsan herseyın anlamı var benım ıcın ıcıme sıgdıramıyorum bu sevgıyı haykırıyor yuregım sevıyorum sevıyorum. Seni o kadar çok seviyorum ki bu aşk asla bitmeycek. Senin hayatımda olmadığın saniye kiyametim olacak. Bu aşka kimse engel olamaz. Seni sevmeme senden ayrı kalmama canımdan can olan bile engeleyemez. Bir gün sana bir şey olursa ya da beni terkedersen asla yaşayamam. Hayır hayır bu heves değil bu gerçek. Ömrüm boyunca seni seveceğim. Hiç bir şey engel olamaz buna hiç bir şey. Kutsal bildiğim her şey adına evladım adına yemin ediyorum Alahıma yemin ediyorum. Seni asla bırakamam. Sensiz ölürüm. Sen benim gururumsun sen benden vazgeçsende ben senden asla vazgeçmem. Hiç bir güç, ölümden başka hiç bir şey beni senden vazgeçiremez. Sensiz bir damla su içersem zehir olsun, sensiz bir nefes alırsam haram olsun, seni düşünmeden bir anım olursa ölüm olsun. Bak aşkım bu başka bir şey ömrümde tatmadığım, hisetmediğim, kutsal çok kutsal bir şey. Senin için ölürüm sana kurban olurum aşkım. Seni çok ama çok seviyorum.” Mektup, bu sözlerle sona eriyordu. Bir ay öncesine gitti düşünceleri, ben Türkiye’ye dönmek istiyorum dedi Tanrıça yerine koyduğu, Kabem, Tapınagım dediği kadına. Tamam dedi kadın tüm umursamazlığı ile. Kadının kullandığı araç hızla havalimanına doğru yol alıyordu. Yine bir ayrılıgın başı nedeniyle sonsuz bir sessizlık vardı. Hiç bir şey konuşmuyorlardı adam bir şeylerin ters gittiğini biliyor ama anlam veremiyordu. O çok seven yüreğini ortaya koyan ve biraz önce sadece rastgele bir tanesini okuduğu mektupları yazan kadın yoktu. Ve bir gün telefon çaldı, o kendisine taptığını söyleyen kadın “SENİ SEVMİYORUM” diyordu. Adam düşüncelerinden sıyrıldı. Yine onu düşündü o mutlaka üşürdü şimdi. Biraz önce okuduğu mektubun arkasına şu satırları yazdı. “Soğuk mu ceylanım üşüyor musun? Hala canını sıkıyor mu, bir ömür tükettiğin bu hayat kavgası. Ben mi beni sorma! Suyu tükenmiş limanların denizlerine yürüyüp duruyorum hala... Hayatımın sesi kısılmış, yaşlanmış dudaklarımdaki kelimeler. Gelmeyeceğini biliyorum beklemem boşuna ama yine de havalimanına gidiyorum zaman zaman senin şehrinden gelen uçakları bekliyorum. Belki çıkar gelirsin diye. Hala kulağım sesinde, gözlerim etrafta seni arıyor gelmeyeceğini bile bile... İçli bir hıçkırıktı son hatırladığım, seni benden çalan o ülkenin olmaz olası o havalimanında. Bir sevda türküsüydü adın... Herkese bir şeyler verilir belki ama ben sana kalbimi verdim... Kalbimi de alıp gittin beraber... Çekip gittin hayatımdan düşlerimi ve anılarımı sarsarak. Hayatımda artık mutluluk olmayacak, teselli olmayacak. Hep bir boşluk, hep acılar, hüzünler olacak... Şimdi kış ama ben dört mevsim baharı yaşadım seninle. Dört mevsim çiçek açtın kalbimde, taze bir yaprak gibi yeşildin, sevgi çiçeğiydin, üzerine çiğ taneleri düşmüş kırmızı güldün, yasemindin maviydin, beyazdın bütün renklerde sevmiştim seni... Günlerin, gecelerin tadı yok. Hiçbir çöl kabul etmiyor beni artık Soğuk karanlık gecelerde kayıp çocuk resimleridir hüznün bir başka adı. Gittiğinden beri kayıp içimdeki çocuk... Üşüyorum hüzün şarkıları söyleyen bir Sonbaharın zemheriye dönüşmesinin verdiği, fani bir üşüme hissi değil bu sevdiğim ve ellerim buz kesmiş olmasına rağmen, ıssız bir gecede yokluğuna mahkûm bir ruhla seni yazarak unutuyorum üşümüşlüğümü... Yoruldum artık biliyor musun? sevmekten, seni beklemekten, her yeni güne belkilerle başlamaktan, sadece hıçkırıklarımı kendim duymalarımdan yoruldum ve sefaletin zincirleriyle hapsedilmiş bir aşkın yalnızlığında tükendim. Oysaki nasılda ihtiyacım var sana, bilemezsin. içine düştüğüm çaresizlikle birlikte sana sımsıkı sarılırken, sıcaklığını hissedip boğazıma düğümlenen ve içimde yankılanan hıçkırıklarımı özgür bırakıp ağlasam. Sen gittiğinden beri çalmadım kimselerin kapılarını, kimsesizliğim kapımı çaldı, kapattım kendimi hücreme, gecenin karanlığına gizlenip çıktım dışarı gece saklar beni diyerek, kimsesizliğimle dertleştim yalnızlığımın elini öptüm, sefaletimi bir tabakta sundum şeker tadında firari ruhuma... İçini karattım değil mi? Affet beni ceylanım, bir senin hayalin kaldı bu çaresizliğin ortasında tek dayanağım, içimi dökebileceğim, yazarak yaşadığım bir senin hayalin var. Sadece sen anlarsın beni, dilinde zehir zemberek kelimeleri cansız kâğıtların bedenine aktarırken sıcaklığını hissettiren ve seni bana getiren kalemimden başka tek sen varsın beni anlayabilen, beni terk etmeyen bir senin hayalin kaldı Affet! Kaç zamandır yokum kendimde, kaç zamandır yoksun. Ne ben alışabildim sensizliğe, ne tütün kokusu sinmiş odam alışabildi. İnan çok gücüme gidiyor; öykülerimde can bulan kadınların senin yerine beni sahiplenmesi ve kimsesiz sokaklarda attığım her adımla sen uzaklaşıyorsun sanki bunu düşündükçe, sensiz kalmak gücüme gidiyor sevgili. Gözlerimi açmak bile istemiyorum, sensiz bir güne başlayacağımı biliyorum ve onulmaz yaralar açıyor ruhumda, gözlerimi açmıyorum bende, tüm dünya beni uykuda biliyor, oysa uykuyu unutalı çok oldu. Hayalinde can bulan gülüşünü özledim. Kendimde unuttuğum ne varsa bulduğum hayalini özledim. Seni çok özledim, özlemlerim işgal edince yüreğimi, delice bir istekle, Neroncavari bir arzuyla bu şehri yakmak istedim, vazgeçtim daha sonra; eğer ateşe mahkûm olursa bu şehir bende yanarım, bilmekteyim yanmaların acısını ama senin bu acıyı bilmeni istemiyorum sevgili. Sen yanmaları bilme, sensizliğimde yanmalarımı bilmediğin gibi... Bilme! Nasıl da huzursuzum. Evimin çatısına tüneyen bu baykuş, Azrail’in habercisi gibi, ölümün yaklaştığını haber veriyor sanki annem hastalandı yine, sürekli seni soruyor ayağı tutmaz oldu. Ben çaresizim, sefilim ve sefaletime bir aşkla seni dâhil etmekten, sonrasında kaybetmekten korkuyorum. Seni kocaman bir gülümsemeyle karşılayacağım bir gün sevgili. Bekliyorum seni, unutma beklemelerimi. Seni seviyorum.” ________________________________________ • 2030 yıllının 14 Nisan Günüydü, 58 yaşına girecek olan ve eski güzelliğinden hiçbir eser kalmayan kadın son sekiz yıldır doğum gününü yalnız kutluyordu. Fotoğraf albümünü açmış, eski fotoğraflara bakıyordu. Neler yaşamıştı ömründe neler. Ama sonunda yapayalnız kalmıştı. Teyzesini hatırladı. Gözünden iki damla yaş aktı. Hayatında onu en çok seven, onun için ölüme bile razı olacak ve büyük haksızlık yaptığı adam geldi gözlerinin önüne. Nasıl da yalvarmıştı adam. İçi burkuldu, anılara daldı, ayrılıklarının üçüncü ayında, 38’nci yaş gününde adamın kendisine yazdığı, 14 Nisan 2010 tarihli mektubu okumaya başladı. “ Ceylanım Gözlerinde güneşi taşıyan kadınım, Mavim, Yeşilim, Kırmızım, Doğum Günün Kutlu Olsun. Beni zerre kadar sevmediğini biliyorum, hiç özlemediğini, akılının ucundan bile geçmediğimi biliyorum. Varsın olsun Ceylanım ben seni çok seviyorum. Ben seni çok özledim. Derinliğinde kaybolduğum Gözlerine ne demeli bilmem. Çay karası gözlerinde ki derinliği, beni sonsuzluğa sürükleyen ansızın hüzünlerin en çıkmazına iten, o derin ve güzel gözlerini özledim. Ben seni çok özledim. Sesindeki çocuksuluğu, varlığındaki coşkuyu, Kederin o muhteşem yoğruluşunu, olmadık zamanlarda olmadık benzetmelerini, günlük anılarını dinlemeyi, mesela ile başlayan ve insanın ruhunu okşayan hecelerinin kelime olmaya koşuşunu özledim. Ben seni çok özledim. Yorgun bir akşamda, seni solumayı seninle yürümeyi özledim. Ben seni çok özledim. Seni seviyorum deyişinin içindeki seni ve şiirlerdeki her bir satırın, Sana dökülüşünü özledim. Ben seni çok özledim. Yağmur yağarken üzerime Gözyaşlarımı bırakıp gökyüzüne, Başka bir yağmurla sana yağsın diye umut etmeyi özledim… Ben seni çok özledim. Kalbinde bana yer olmamasına rağmen, orada sıkışacak bir yer bulmak ve dışarıda kalmamak için yaptığım çırpınışları özledim… Ben seni çok özledim. Kahırlanıp içimi dökmeyi, Küsüp küsüp barışmamızı özledim. Ben seni çok özledim. Sesini özledim konuştukça içimi rahatlatan. Ben seni özledim. Yanımdayken bütün dertlerimi unutturan. Gözlerini Özledim. Bir bakışınla içimde fırtınalar kopartan. Saçlarını özledim dokunduğumda içimi titreten. Ellerini özledim dokunduğumda ayaklarımı yerden kesen. Ama en çok ben senin sevgini özledim. Ben seni çok özledim. Baş başa kaldığımızda bakışını, bana hasretle sarılışını, gözlerinle gözlerime gülüşünü, yüreğinden seni seviyorum deyişini özledim. Sen nasılsın Ceylanım. Laf anlamaz yüreksiz tesellim sen nasılsın. İçimde taht kuran sorunum sen nasılsın. Karanlık gecelerde rüyam korkulu kâbusum sen nasılsın. Hayalimde ruhumda dolaşıp giden sen yolcum nasılsın. Ben mi, beni sorma! Suyu tükenmiş limanların denizlerine yürüyüp duruyorum hala... Hayatımın sesi kısılmış, yaşlanmış dudaklarımdaki kelimeler. Gelmeyeceğini biliyorum beklemem boşuna ama yine de havalimanına gidiyorum zaman zaman senin şehrinden gelen uçakları bekliyorum. Belki çıkar gelirsin diye. Hala kulağım sesinde, gözlerim etrafta seni arıyor gelmeyeceğini bile bile... İçli bir hıçkırıktı son hatırladığım, seni benden çalan o ülkenin olmaz olası o havalimanında. Şimdi kış ama ben dört mevsim baharı yaşadım seninle. Dört mevsim çiçek açtın kalbimde, taze bir yaprak gibi yeşildin, sevgi çiçeğiydin, üzerine çiğ taneleri düşmüş kırmızı güldün, yasemindin maviydin, beyazdın bütün renklerde sevmiştim seni... Günlerin, gecelerin tadı yok. Hiçbir çöl kabul etmiyor beni artık. Soğuk karanlık gecelerde kayıp çocuk resimleridir hüznün bir başka adı. Gittiğinden beri kayıp içimdeki çocuk... Üşüyorum hüzün şarkıları söyleyen bir Sonbaharın zemheriye dönüşmesinin verdiği, fani bir üşüme hissi değil bu sevdiğim ve ellerim buz kesmiş olmasına rağmen, ıssız bir gecede yokluğuna mahkûm bir ruhla seni yazarak unutuyorum üşümüşlüğümü... Çok yoruldum artık biliyor musun? Sevmekten, seni beklemekten, her yeni güne belkilerle başlamaktan, sadece hıçkırıklarımı kendim duymalarımdan yoruldum ve sefaletin zincirleriyle hapsedilmiş bir aşkın yalnızlığında tükendim. Oysaki nasılda ihtiyacım var sana, bilemezsin. içine düştüğüm çaresizlikle birlikte sana sımsıkı sarılırken, sıcaklığını hissedip boğazıma düğümlenen ve içimde yankılanan hıçkırıklarımı özgür bırakıp ağlasam. Sen gittiğinden beri çalmadım kimselerin kapılarını, kimsesizliğim kapımı çaldı, kapattım kendimi hücreme, gecenin karanlığına gizlenip çıktım dışarı gece saklar beni diyerek, kimsesizliğimle dertleştim yalnızlığımın elini öptüm, sefaletimi bir tabakta sundum şeker tadında firari ruhuma... İçini karattım değil mi? Affet beni Ceylanım, bir senin hayalin kaldı bu çaresizliğin ortasında tek dayanağım, içimi dökebileceğim, yazarak yaşadığım bir senin hayalin var. Sadece sen anlarsın beni, dilinde zehir zemberek kelimeleri cansız kâğıtların bedenine aktarırken sıcaklığını hissettiren ve seni bana getiren kalemimden başka tek sen varsın beni anlayabilen, beni terk etmeyen bir senin hayalin kaldı Affet! Kaç zamandır yokum kendimde, kaç zamandır yoksun. Ne ben alışabildim sensizliğe, ne tütün kokusu sinmiş odam alışabildi. İnan çok gücüme gidiyor; öykülerimde can bulan kadınların senin yerine beni sahiplenmesi ve kimsesiz sokaklarda attığım her adımla sen uzaklaşıyorsun sanki bunu düşündükçe, sensiz kalmak gücüme gidiyor sevgili. Gözlerimi açmak bile istemiyorum, sensiz bir güne başlayacağımı biliyorum ve onulmaz yaralar açıyor ruhumda, gözlerimi açmıyorum bende, tüm dünya beni uykuda biliyor, oysa uykuyu unutalı çok oldu. Hayalinde can bulan gülüşünü özledim. Kendimde unuttuğum ne varsa bulduğum hayalini özledim. Seni çok özledim, özlemlerim işgal edince yüreğimi, delice bir arzuyla gelip o şehri yakmak istedim, vazgeçtim daha sonra; eğer ateşe mahkûm olursa bu şehir bende yanarım, bilmekteyim yanmaların acısını ama senin bu acıyı bilmeni istemiyorum sevgili. Sen yanmaları bilme, sensizliğimde yanmalarımı bilmediğin gibi... Bilme! Hasret çekilmez oldukça; her gülüşüne özlemli türküler yakarım şehrimde… Yağmurlar yağdıkça yokluğun sızıları, üşüyen parmak uçlarımdan dökülen binlerce satıra güller açtırırım. Bir damla olup şehrine düşmek isterim ay yüzlüm, az ama delice yağmak şehrinin kaldırımlarına… Şah damarlarından süzülerek yüreğine akmak, seni sende yaşamak velhasıl tek derdim… Hadi tut ellerimden, çağır beni gamlı hazanına. Yırt yokluğunun karanlık perdelerini. Soyun çok sevdiğin siyahın matemini üzerinden, sana rengârenk gökkuşağını getirdim bak. Saçlarına güller döktüğüm Ceylan gözlü sevdam, sen bu tende yaşadıkça, unutulur adım, sanım, varlığım… Gel… Güllerimizi solduran gurbeti silelim bir ömür. Ne sen bana uzak ol, ne ben sana yasak. İster toprak olayım, ister dalında yaprak. Bırak kırsın bizi uzaklıklar, u-mutlu düşlerimizi ezsinler. Elbet bir gün tersine döner hayat. Yeter ki sar bedenimi sevginle, var ol benimle. Seninle varım ben, sadece seninle… Mecnun çöllerime düş, gözlerindeki sağanak yağmurlarınla hadi... Çölleşmiş yanlarımı can’a çevir, köklerime mutluluk sun... Sana gelen yollardan geri çevirme beni. Avuçlarıma biraz sevgi, damarlarıma biraz umut, canıma biraz canından can kat... Gölgelerindeki hayata sığınayım… Gece saçlarından süzülüp, gözlerinin hazanında konaklayayım… Gül kokulu terinde üşüyeyim… Nefesinde eriyeyim… Emanet sevinçlerimi salıp, bayram sabahı umutlarımı kaldır hadi. Gözlerine acı kaçmış çocuksu gözbebeklerimden öp. Sonra savur beni gözlerinin Çay karası cennetine. Deli dalgalarında ıslat beni, delirsin deniz... Ayakuçlarım tuz koksun dizlerim ise toprak… Sar beni göğüs kafesindeki sıcaklığına, en gözü kara halimi kundakla nefesinle... Kalın giydir volta attığın damarlarımı. Yüreğin olsun iç gömleğim... Üşüdüğümde yüreğimden boşalan terleri sık gül kokulu avuçlarınla sonra göğsümün kalp atışlarını hızlandır gamzeli gülüşlerinle. Parmak uçların hep uzakları göstersin sonbaharımda, ırak olsun varacağımız yer, Filistin kadar karmaşık. Bulutları olmasın kavuşacağımız yerlerin, ben saçlarından bir tutam alır güneşin altında, sana bulutlar örerim ellerimle soluk aydınlığa inat. Gideceğimiz diyarlarda rüzgâr olmasın be can; terlese de topraklar, terlese de yapraklar… İki dudağından hayata akan her bir nefesini avuçlarımda saklar, her bir nefesini terli topraklara rüzgâr bilirim. Yangınlar biriktiririm üşüdüğümde bedenimi sende tutuşturmak için. Küllerimden binlerce demet kırmızı gül istiflerim, gecelere serdiğin yıldızlara... Yağmurlara yanaşırım ki sesimden tanır beni damlalar. “Koşun” diye seslendim mi saçlarına bereket yüzlü sağanaklarım yağar… Gözlerindeki hayat aydınlatırken karanlıklarımı, yüreğimin tahtası bir sevda çivisiyle tutturulur. Güneş kıskanır bakışlarını, gönlüm ateşlere düşerken tüm ufukları sararsın. Sevda ambarlarında nice sarı başaklar biriktiririm yüzünün yoksulluğunda dirhem dirhem özlemi, hasreti yine senle gidermek için binlerce ' seni ' saklarım yüreğimin ambarlarında... Ateşten sıyırıp ellerimi murat ederim gönül dualarımda... Avuçlarım gökyüzüne dönse de gözlerim sana bakar... Bakışlarında saklarım kendimi... Sınırsız... Dikensiz... Geçiş üstünlüğü hep bizde olan yolculuğun içinde sana yanarım... Yakanı sen olan denizlerde tutuşurum... Sonra nefesinde durulurum... Uykuyu kendimi avutmak için beklerken şimdi saatlerin tıkırtılarını saymaktayım yar... Yanındaki tabutta gömülecek kadar seviyorum seni… Kemiklerimiz ayrı yatsa da Çay karası gözlerinin cennetinde. Aynı gökyüzünün beyazında özgürüz lakin kurtar beni YASEMİN bakışlı ölümlerden, çek umutsuzluk kuyularından hadi… Bu gece beni sadece ak yüzünün kızarmış tatlı nehirlerine al. Sıcacık yüreğinde avut uykusuzluğumu. Sonra da dudaklarımın susuzluğunu kurut dudaklarında, sustur ahımı... Sen konuş, gözlerindeki susmalarınla konuş... Ben ise dinleyeyim; yeter ki sesin çarpsın kulaklarıma… Sabrımı giyineyim... Kelimelerinden anlam çıkarayım mutluluklara dair. Gözlerinin okyanuslarında kaybolurum sanma sakın... Rotam göz bebeklerin, menzilim sen iken Yüzünün Cennet coğrafyasından başka Hangi sevda başkentine gidebilirim ki… Sen gelince aklıma içlenir kahrederim, vurulurum, kanarım. Hatırlarımsın, en çok gülüşümü severdin, nasılda dudaklarımı yukarı kaldırırdın. Senden sonra hiç gülmedim. O şarkıyı hiç dinlemedim, dinleyemedim. Yazdıklarını sakladım. Resimlerini yakmadım. Bu gece yokluğunun dökümünü yapıyorum. Aylar önce sensizliğe yazdığım şiiri okudum, bir de dün gece yazdığımı… Hiç fark yok… Neden azalmıyorsun bende? Neden gidişin dün gibi? Neden sana yazdığım her yazı, hep aynı yerde tıkanıyor? Ben bugüne kadar kimseyi yokluğunda bu kadar önemsemedim… Kimseyi yokluğunda bu kadar özlemedim… Ve şuna emin ol; hiç kimse, yok’ken bu kadar sevilmedi… Benim karşıma “aşk” diye bu sonucu çıkaran, yarım kalmışlıktan başka bir şey değil, bunun farkındayım… Yokluğun hiç de adil değil… Beni yok ediyor, seni var ediyor sevdiğim… Evet, seviyorum seni varlığına rağmen! Üç mevsim değişti bu şehirde ama ben varlığınla-yokluğunun tezadını çözemedim… Seni yaşamak istemiyorum! … Öyle bir sen yarattım ki sen yokken, yaşanıldığı an yitirir anlamını… Sen yokken yarattığım sen, yasakladı sana dokunmamı… Sana düşman bir sen var içimde… Seni senle savaştırıyorum, olan bana oluyor… “Beni sev” diyemeyecek kadar beklentisiz, fakat sensizliğe tahammül edemeyecek kadar da onurluyum. Bunca yıl, bunca mevsim beklediklerim bunlarımıydı? Depremlerde kalmış kâğıttan evler gibi yıkılmak mıydı tüm beklentilerimin, yangınlarımın ödülü? Oysa ne hayaller kurmuştum! Hazanlarda dökülse de yapraklarım, başım dik sevdim seni. Demli çayım olmuştu hayallerin, her yudumda gözlerimi kapattım tebessüm ettiğim. Bir ömür yaşadım sensiz ki her saniyesi bir ömre bedeldi. Ve bir ömür sonra senli birkaç gün. Ki bin ömür olsa ne fayda sonu sensizlik olduktan sonra. Bu yıkım çok ağır geldi bana. Küçüldüm, bir karınca kadar küçüldüm sonunda. Ki karıncanın bile yaşama arzusu, ümidi vardır. Ya benim neyim kaldı. Benim tüm varlığım, arzum, ümidim sendin. Ve gittin… Yine Nisan ve yine bekliyorum! Geleceksin bir tanem biliyorum. İnan o gelmeyecek diyenlere gülüp geçiyorum! Nerdesin? Çabuk dönerimsin seni almamı isterimsin? Burada hava yağmurlu insanlar telaş içinde sanki herkes bir şeyi ya da birilerini bekliyor! Ama ben mutluyum çünkü benim beklediğim ama beni bekletmeyecek olan bir sevdiğim var o sensin! Sevmek ne kadar güzel değil mi? her şey farklı sevince, hersey yerli yerinde evet sevmek güzel sevilen sen olunca! Beklemek bile güzel beklenen sen olunca! Geleceksin biliyorum! öldügüm gün gelecek olsan ölene kadar beklerim ama BİRTANEM COK BEKLETME Boncuğum dediğin Gözlerime bakmayı, gözlerimsiz yaşamaya tercih edişinin bilmem kaçıncı günü bugün! Ve bilmem kaçıncı özlem gemisidir bu geçen? İçinde sana el sallayan bir benim olmadığım. Yaz gecelerinde üşüyen bedenleri Güz akşamında yağan yağmurları, ucuz bahaneler biriktirmeyi Bir de küçük adımları oldum olası hiç sevmediğimi öğrendim Hiç görmediğin ve belkıde hiç göremeyeceğin yüzümle dolanıyorum ortalıkta bugünlerde ve hiç hissetmeyeceğin öbür yanımla… Söylesene neyin mücadelesiydi kavuşmak için verdiğimiz savaş; Ayrılığın mı? Yoksa acı çekmek duygusunu tatmanın mı? Yokluğunda saçmaladığım binlerce dizelerim var şimdi… Ya kurduğum hayallere ne demeli… BİLMİYORUM… Bildiğim tek şey yanımda olmayışın ve kapımı tıka basa kapatmamda üşüyor oluşum, kalabalık yanımınsa günden güne yok oluşu… Şimdi Ruhumun bir köşesinde sana bahşedilmiş bir yerde sadece bıraktığın düşlerle ayakta kalabiliyorum. Benim için direnemediğim hayata karşı destekti gülüşlerin çaresizim ölüyorum gitgide sensiz… Sensiz benlik yokluğu daha da hissettiriyor yüreğime tekliyor sensiz atmak istemiyor. Yalnız hissettiğinde kalbine dokun “biz” ordayız demiştik göremesen bile hissedebilirsin hissedebiliriz demiştik ve bir söz vermiştik yüreğimize. Yapmazsın değil mi kıyamazsın gözyaşlarıma? Sensizim yokluğunla avunur oldum hayaletin gezinmekte hayallerinle süslü evimin dört bir yanında. Çaresi yok! Sensizliğin çaresi yok sevgili! Çareler çaresiz sen gittin gideli… Canımı acıtanda sen acımı dindirecek olanda. Ruhumun derinliklerinde saklı benliğin! Biliyorum görüyorum ordasın suskun bana gülüşlerin demiştim ya destekti bana o gülüşler desteksizim halsizim kalbim yorgun. Atmamakta sensiz kalamamakta ellerim Çaresi yok! Sensizliğin çaresi yok sevgili. Nefesinle hayat bulduğum odada sensizliğe dokunur oldum. Peki ya şimdi? Nerdesin. Biliyorum bende saklı suskun bir bekleyiş halindesin… Peki ya kalbim? Omu? Her atışında daha çok sevmekte seni. Biraz kırgın biraz üzgün ama ümitli… Yapamazsın kıyamazsın gözlerime hayallerimiz var unuttun mu? Seninleyim hep seninle Biliyorum Çarelerin geç kalmakta direndiği bir zamanda umut dolu ruhumun dayanması gerek bu acıya. Kaybettiği limanının izlerini arıyor gözyaşlarım.. Ne olur kalbine bir bak beni göreceksin zamanla.. Bir gün daha sensiz geçer mi bu aşk hep darmadağın ve yapayalnız.. Beklemekle sızılarım dinmek bilmiyor Sensizliğin yok ilacı gün be gün acılarım bitmiyor. Savurup yıkıyor zamanı buğulu kederim. Sen ki, kaç yangından çıkmış yaralı bir yürek, ne acılar görmüş gözlerin kaç kere ağlamış sebepsiz kuytularda bir bana ağlamak mı zor geldi sana. İsyanlar ki; yüreğinin kişiliği asi senin bir benim için mi karşı çıkamadın hayata. Korkmazdın hiç bir şeyden korkaklığı kendine yakıştırmazdın da bir beni sevmekten mi korktu yüreğin. Neydi beni sende sevilmez yapan. Seni koşulsuz sevişim mi, utanmadan saklamadan gözlerine baka baka seni seviyorum diyebilmem mi? Vazgeçemediğim için mi senden bu olmayışlar hiçe sayışlar.“Nasıl olsa” mı benli cümlelerinin başı hep. Sensiz olamadığımı bilmen mi benden kaçışın hep yanında olduğumu bilmen mi? Neden bu gidişin benden ben hep beklediğim için mi? Bir anlamı var mı beni sevmeyişinin. Ellere gitmek isteyişin neden? Neden benden kaçışın bir ben mi ağır geldim sana. Bir benim sevgimi taşımak mı zor geldi sana. Her şey zorda kolay mı beni öldürmek göz göre göre sevdiğim. Hiç mi acımayacak yüreğin hiç mi ağlamayacak güzel gözlerin. Kolay mı yıkmak yüreğimdeki mabedini. Senin için atan bu kalbi ellerinle parçalamak kolay mı? Söyle benim olmayanım? Beni sevmek zorda elleri sevmek kolay mı? Ben seni sevmekten hiç vazgeçmedim ki Karasevdam, ben senli umutlarımı bir an olsun küllendirmedim ki. Bilesin ki Gülüm seni benim kadar hiç kimse sevemez, hiç kimse benim sana yandıgım gibi yanamaz. Yıllar su gibi akıp geçse de, sensizlik, Azaril olsa da seni hep seveceğim. Unutma Karasevdam, saçlarına yüzlerce ak düşse, belin bükülse, seni beklediğimi unutma. Bu yürek senin hep senin kalacak.